Selami SAYGIN
Selami SAYGIN
Cumhuriyet ile gelen kişi egemenliği
2 Kasım 2019 Cumartesi / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
Cumhuriyetin üzerinden 96 yıl geçti. Üçüncü kuşak ömrünü tamamlamak üzeredir. Buna rağmen anlamı öğrenilemedi. Bazıları cumhuriyet için bağımsızlık derken başka bazıları ise özgürlük, kadın hakları gibi karşılıklar veriyor. Çok okumuş yazmışları bile padişahtan kurtulmak, demokrasiye kavuşmak gibi insan cinsinin duyabileceği en ilgisiz, en uzak cevaplar veriyor. Üstelik bu cevapların sahipleri de yaşını başını almış sabah akşam vitrinlerden halka akıl vermeye çalışıyorlar.
 
Cumhuriyet her şeyden önce Arapça halk anlamına gelen cumhur kelimesinden türemiştir. Yazık ki Arab’ın her şeyinden nefret edenler, cumhuriyet kelimesini de Arapçadan alarak kullanmaktadırlar. Kendileri için hüzünlü bir şey olmalıdır. Sözlük anlamı itibarı ile cumhuriyet ve demokrasi kelimeleri biri birine yakın hatta eş anlamlı sayılırlar. Oysa uygulamada durum çok farklıdır.
 
Gerçekte ise cumhuriyet demek, devlet başkanı olan kişinin, nasıl tayin edileceğinden ibarettir. Çünkü cumhurbaşkanı olan kişi, darbeyle olduğu gibi (Suriye’de Irak’ta Libya’da olduğu gibi) babadan oğla geçen bir yöntemle de olmaktadır. Yine Suriye’de oğul Esat’ın, Azerbaycan’da oğul İlham Aliyev’in, Kuzey Kore’de oğul Kim Joung-Un gelmesi gibi. Küba’da ise ölen diktatör Castro’nun oğlu olmadığından dolayı yerine erkek kardeşi Raul gelmiştir.
 
Cumhuriyet yönetim şekilleri de oldukça çeşitlidir. Hatırlanmalıdır ki eski SSCB yönetimi Sosyalist Cumhuriyetti, Kuzey Kore, Küba yine bir sosyalist cumhuriyettir. Dünyada cumhuriyet çeşidine bir katkı da Pakistan’dan sonra İran’dan gelmiştir İran İslam Cumhuriyeti. Adı geçen bu cumhuriyet çeşitlerinin hemen hepsi “gerçek cumhuriyetin” kendileri olduğu görüşündedir.
 
Türkiye vatandaşlarının önemli bir kısmı için, bir şartlanma sonucu olarak en kötü en kabul edilemez kelime padişah kelimesidir. Seçme ve seçilme hakkı gibi temel insan hakları ya da siyasi hakların hiç birisinin padişahlık döneminde olabileceğini kabul etmezler. Üniversite mezunlarının çoğunluğu Türkiye’de demokrasinin 1923’de başladığını iddia ederler. On iki yıl zorunlu, dört yıl gönüllü eğitimden sonra işte böyle gönüllü bir cehaletin tutsağı olurlar.
 
Türkiye’nin ilk CB’nın yetkilerinin, Osmanlı padişahlarından fazla olduğunu bilmezler, kabul etmezler. Yönetim yetkileri bakımından Osmanlı tarihinin mutlakıyet ve meşrutiyet diye ikiye ayrıldığı dönemlerin, mutlakıyet zamanındaki padişahların yetkileri bile ilk CB’dan daha azdı. Çünkü onların hiç birisinin yetkileri öldükten sonra devam etmezdi. Yetkileri sınırsız sayılan padişahların bile otoritesi öldüğü gün biterdi. Yeni gelen padişah kendi otoritesini bir ölünün üzerine bina etmezdi. İktidar meşruiyeti için ölen padişahın yolundan gideceğini sabah akşam tekrar etmeye ihtiyaç duymazdı.
 
Türkiye’de ise ilk CB’nın yetkileri ölümünden sonra bile devam ettiriliyor. Gelip giden bütün iktidarlar ona bağlılıklarını açıklamakla, ödevli sayılıyor. İktidarlar meşruiyetlerini, seçimle halktan almak yerine ilk CB’na bağlılıklarını ilan mecburiyetten alıyorlar.
 
Birde işin tarihte kalan dış tarafı vardır ki onu görmeden cumhuriyeti açıklamak yeterli olmaz. Birinci Dünya Savaşını kaybeden İttifak devletlerinin tamamında krallık-padişahlık yönetimleri yerine cumhuriyet idareleri kurulmuştur. Almanya-Avusturya-Bulgaristan-Macaristan böyledir. Bu ülkelerde cumhuriyet yönetimlerinin kurulması, kendi halklarının özgür iradesiyle mi olmuştur? Savaşı kazanan ülkelerin İtilaf Devletlerinin özellikle İngiltere’nin bu yönetim değişikliklerinde ki payını hesaba katmadan, “Almanlar, Macarlar ya da Bulgarlar için en iyi yönetim şekli cumhuriyetti, işte bu yüzden cumhuriyet kuruldu” söyleminin mizahtan öteye bir anlamı olabilir mi?
 
Türkiye’de ise durum daha da vahim olmuştur. Ocak 1919’da Paris barış Konferansı’nda konuşan İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Cürzon, “Boğazların idaresi uluslar arası bir komisyona bırakılarak, başkenti Ankara ya da Bursa olan bir Türk Devleti Anadolu’da kurulacaktır” demişti. Doğu ve batı cephelerindeki savaşlar bu sözün sınırlarını aşmamıştı. Ankara’yı başkent yapan kanun ise İngilizlerin İstanbul’dan gidişlerinden ancak bir hafta sonra 13 Ekim 1923’te çıkarılmıştı. Ankara seymenleri gönüllerince çalıp oynasınlar diye ya da güzelliğinden dolayı Ankara’nın başkent yapıldığını zannedenler fena halde yanılıyorlar.
 
Cumhuriyet ile özgürlüğün Türkiye semalarına ulaştığı iddiası da rekorlar kıran bir nakarattır. Mete Tunçay: “Abdülhamit devrinde basın hükümetin istemediğini yazamazdı, cumhuriyet devrinde ise basın hükümetin istediğini yazmak zorundaydı” diyerek durumu özetlemiştir. Basın üzerindeki baskının azalması ancak 1950’de özgür seçimlerle, demokrasinin gelmesi ile başlamıştır. Kadın erkek ayırmadan halkın bütün kesimleri, seçme ve seçilme hakkına ancak 2015’de sahip olmuştur.
 
Türkiye’de cumhuriyet idaresi, bir kişi egemenliğinin “millet egemenliği” sayılması ile başlamıştır. Eskiden de bir kişi egemenliği vardı. Ancak eskiden bir kişi egemenliğinin olduğu zamanlarda cumhuriyet kelimesi kullanılmazdı. 1923’den sonra bir kişinin egemen olduğu idare “millet egemenliği” diye adlandırılmıştır. Meclis atanmış kişilerden oluşan bir memurlar heyetidir. Meclis özelliği yoktur. Meclisin hak ve yetkileri egemen olan bir kişinin kararlarına evet demekle, yaşa var ol demekle sınırlı olmuştur. Osmanlı döneminde bile var olan çok partili özgür seçimler 1950’ye kadar yoktur.
 
1950’den sonra başlayan demokrasi idareleri daima “Atatürk inkılaplarından, cumhuriyetin özünden sapmakla” suçlanmıştır. Bütün askeri darbeler “Atatürk ilkeleri” denilen CHP’nin altı oku için yapılmıştır. Altı ok, demokrasi idareleri üzerinde bir vesayet olarak yerini korumuştur. Sokaktaki vatandaşın günlük hayatında bir rahatlama bir iyileşme ancak altı oktan sapmakla suçlanan dönemlerde yaşanmıştır.
 
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.