Selami SAYGIN
Selami SAYGIN
İslam toplumunda cemaatin yeri
26 Eylül 2019 Perşembe / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar
İslam toplumunda cemaate, tarikata ihtiyaç olur mu? Bu soruya evet demek kolay değildir. Bir defa Türkiye’de cemaat denilen organizasyonlar, cami cemaati istisna tutulursa hepsi tarikat gruplarıdır. Tarikatın temeli ise Mehmet Zahid Kotku’nun güncelleyip formülleştirdiği üzere şeyh ile mürid ilişkisini, “meyyit ve gassal çerçevesi üzerine” bina etmiştir. Bir tarikata katılan, Kotku’nun beyan ettiği üzere artık bir meyyittir. Ondan bir temyiz, bir irade, hayata karşı bağımsız bir tasarruf ya da inisiyatif beklemek beyhudedir. Meyyitlik hali kişiliği öldürmez mi, kişiyi nesneleştirmez mi? Böyle bir anlayışı, uygulamayı İslam ilkeleri ile açıklamak ne kadar mümkündür?
 
Tasavvuf, Tarikat ve İrfan kavramları sözlük anlamları itibarı ile bazı farklılıklar taşısalar bile uygulamada örtüştükleri açıktır. Bu kavramlar etrafındaki epistemolojik mülahazalar ayrı bir konu da olabilir. Uygulamadaki, örtüşmelerinin daha çok dikkate değer olduğunu teslim etmeliyiz.
 
Tarihte Tasavvuf, Fıkıh ve Kelam ekolleri arasında cengü cidal hiç eksik olmamıştır. Siyasi iktidar hangi tarafa meyletmiş ise o taraf galip gelmiştir. Yine de bireye karşı gassal durumunda olan şeyh efendiler, aldıklarına inanılan ilhamın sonunda, özel/vehbi bilgiyle ve keramet gibi tasarruflar ile donandıklarına inanıldığı için bireye karşı, rakiplerine karşı daha üstün durumda olmuştur.
 
Tarihte bu ekollerin hep olduğu doğrudur da bu oluşları için dayandıkları meşruiyet temeli de hep sorgulanmıştır. Osmanlı döneminde ilke olarak bu tür ekollere karşı baskıcı bir müdahale de bulunulmamıştır. Müdahalenin olmayışı meşruiyetleri için yeterli bir şart olarak ele alınabilir mi? Öldükten sonra bile tasarruflarının devam ettiğine inanılan şeyh efendilerden sonra yerlerine kimlerin geleceği hakkındaki kararın, dünyevi iktidar eliyle verilmesi de mantık hatası sayılabilir.
 
Balkanlarda neredeyse tek başına egemen olan Bektaşiliğin, Yeniçeri Ocağı aracılığı ile ara sıra padişahlara ayar vermesi, değiştirmesi, isyanlar nedeniyle ocak kapatılmış, Bektaşi Dergahına tahsis edilen bütün vakıflara el konularak Nakşibendi tarikatına devredilmiştir. Tarikatları denetim altında tutmak, gibi bir amaçla tesis edilen meclis-i meşayihin kuruluşu ise 1866’dır. Bütün Osmanlı tarihinde tarikatların denetlendiğini, kimin şeyh olacağına bu meclisin karar verdiğini düşünmek isabetli olmaz. Sadece isyan edenler ezilmiş, etmeyenlere müdahale edilmemiştir. Ancak tarikatların birey üzerinde tesis ettikleri hegemonya nedeniyle onu meyyitleştirdikleri düşünülürse, bireysel yeteneklerin, hak ve özgürlüklerin gelişmesi bakımından ciddi bir sorun oluşturduklarını teslim etmek lazımdır.
 
Tarihte dinin istismarı, iktidar aracı haline getirilmesi, iktidarı al aşağı etme ya da ona ortak olma çabaları için tarikatlar her zaman uygun bir zemin olmuştur. Dünyaya boş verdikleri, önemsemedikleri, gözlerini öte dünyaya sabitledikleri gibi vurgular tarih dışıdır.
 
Tarikatı sadece bir eğitim faaliyeti olarak görmek, bir hoca talebe ilişkisi içinde ele almak isabetli değildir. Mürid, şeyh efendinin talebesi de sayılır. Nasıl bir talebelik olduğunu ise Mehmet Zahid Kotku, Tasavvufi Ahlak adlı kitabında  “meyyitlik-gassallık” benzetmesi ile açıklamıştır. Sadece o değil elbette N. F. Kısakürek’de Başbuğ Velilerden 33 adlı kitabında benzeri cümleleri sıkça tekrarlamıştır. Bu anlayışın klasik Tasavvuf eserlerinden alındığı da erbabının malumlarıdır.
 
Seyrü sülük dedikleri, Tasavvuf yolunda merhale kat etmenin sınırını da içeriğini de elbette şeyh efendi tayin edecektir. Müridin kendi kendine “seyrü sülükümü tamamladım” demesi düşünülemez. Zaten meyyit konumunda olan birisi bunun nasıl söyleyebilir? 1990’ların başında Necmeddin Erbakan ve Esat Coşar arasındaki tartışma da bunu açıklayan bir örnek sayılabilir. Esat Coşar, “madem müridsin siyasi faaliyetlerin bu çerçevede olacak” diye üst perdeden eleştirilerini ilan etmişti. O halde böylesi bir ilişki, her hangi bir hoca efendinin bir mescide yaptığı vaaza benzetmek gerçeği görmemizi engelleyebilir.
 
Hocaya saygı yadırganamaz. Hocayı küçümseyen bir talebenin ondan bir şey öğrenmesi de mümkün olmaz. Tasavvuf velev ki bir eğitim faaliyeti sayılsa bile böyle bir sonuca götürecek hocalığın, mutlak itaate dayandığı açıktır. Mutlak itaatle çevresinde kalabalıkların toplandığı şeyh efendilerin, tevazu sınırlarında kalacağını kimse garanti edemez. Tarihte isyan etmiş şeyh efendilerin tümü çevresinin mutlak itaat ettiği kimselerdir.
 
Türkiye’de sadece şeyh efendi istiyor diye bazı cemaatlerin her seçimde değişik bir partiye veya açıkça İslam’a muhalif olan partilere oy vermeleri mutlak itaatin sonucu değil midir? Mutlak itaate muhatap olan şeyh efendilerin, yeterli güce sahip olduklarına inanmaları halinde yeni fetö örneklerinin çıkması şaşırtıcı olmaz.
 
Tekke ve Zaviye Kanununun yol açtığı zulüm örneklerinin tekrarlanması da başka bir mutlakiyet örneğidir. Çözüm değildir. Çözümün belki de ilk şartı devlet otoritesinin bu konularda taraf olmamasıdır. Tasavvufun dışında kalanların, tasavvuf erbabına karşı tekfir dilini kullanmaları büyük yanlıştır. Vazgeçmelidirler. Tasavvuf erbabı da müzakereye açık olmalı, şeyh efendiden duyduklarının “bir gayri metluv ya da vehbi bilginin sonucu olmadığını teslim etmelidir. Bunun dışında akla gelebilecek yollar tarihte kalmış eski kavgaların tekrarı gibi olur. Sabrınız ve hoş görünüz için teşekkürlerimi arz ederim.
 
YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.