Ali Tarık PARLAKIŞIK
Ali Tarık PARLAKIŞIK
İnsanı Kayboluşunda Arama... - 1
25 Mart 2020 Çarşamba / namehaber@hotmail.com - Tüm Yazılar

‘Şuur’ ekseninden, insanın varoluşsal yapısının gerektirdiği sahaya muarız oluşların ve sonuçlarının bilinememesi ile insanın beden varlığı değil de benliğinin kayboluşu (aranış zorunluluğunun doğuşu, inanma ve keşif hissi); insani arayışın güçlüğü bahsinde, dikkat çeken ve güç olan iki husustur.

İnsanın kayboluşundan söz eden çalışmalar bağlamında bunlar bir yıkımın dillendirilmesidir. Yine aynı zamanda bir vahşetin dillendirilmesidir.

İnsan ile ilgili “O zamanı tasavvur edin ki, Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” Dediğinde, onlar: “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek kimseyi mi tayin edeceksin? Halbuki biz Seni hamd ve senâ ile tesbih etmekte ve Seni kutsamaktayız.” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” buyurdu.” (Bakara/30) ayeti tefekkür edildiğinde, önümüzde kendimize dair mühim meseleler ışıldayacaktır ve ayette geçen (yasaları yürütme ile görevli) “halife” üzerine yapılan gelenekteki yorumlar insan benliği itibariyle  insana dair yapılan birikimi çok makul bir şekilde yansıtır.

İnsan şuurlu bir varlık olarak iyi-kötü, güzel-çirkin ayrımını rahatlıkla yapabilecek bir haldedir, bu durum insana özgüvenli bir duruş sağlar. Ama bu özgüvenin hudutlarını insan nereye kadar kullanmaya cesaret edebilir?

İnsan salt bir yapıya sahip değildir ve insanın olaylara ve eşyaya yaklaşımı şümullüdür. Aslında meselelerin ortasında bulunan insan, muhatap oluşuna nispetle, bir yerden bir yere gidendir veya da sürüklenendir. Sürekli bir seyir hali... Oluş/gelişim... İnsan; heyecanlanır, sevinir, ister, reddeder, engeller, teşvik eder ve uzayıp giden bir çizgide fiili hususiyetlere sahiptir. Hiç bir zaman ve mekanda sükûn halinde bulunmayacak olan insan için hareketlilik, bir varlık göstergesidir. İnsanın hareketleri görünür ama hareketlerinin iç sebepleri, itici faktörleri görünmez. İnsan; yetersizlik hissi ile birlikte hırslıdır, doyumsuzluk endişesine sahip olarak doyandır, tatminsizlik arzusu ile tatmin olabilendir.

İnsan bir varlık olarak parça parça olaylar, olgular ve meseleler bağlamında vücut bulan, muhatap olan, muhatap edendir. Geniş bir mana sahasında ferdi mücadelesi ile bir varlık halinde duruş sergiler insan; insanın kendini arayışı bu mücadelenin bir ifadesidir. İnsanın benliğini arayışı, insanın manasını arayışıdır ve bu arayış, işgal ettiği manaların bütünü halinde tek bir manaya giden yolun ifadesidir. İnsanın şahsiyet bulma endişesi; şuur, idrak, ilgi, alaka ile örülmüş bir ‘hürriyet alemi’nde zuhur eder...

Herakleitos, "Bir nehirde iki kez yıkanmaz.” dedi. Burada göz önüne alınan, işaret edilen oluş hadisesi olsa gerek. Yüksek veya alçak, nitel veya nitel olmayan değil ama üzerinde oluş hissi  tadılan bir durum... Sorulması ve cevap verilmesi gereken insanın fıtratına, vicdanına, ırzına, namusuna, ahlakına saldıran ve bütün bunları küçümseyen telakkilerin burada nereye düştüğü. Dogmaların arasına sıkıştırılma gayretkeşliğinin muhatabı insan bütün hürriyet karşıtı kıskaçları yırtmak peşinde şahsiyetini geliştiğini fark ediyor. Yıkarken yapabilen ender 'insan'ın dün karşısında ki acziyeti ile yarın karşısında ki korku dolu hayalleri, bugüne dair gereği olmayan sorular üretmeyi imkansız kılabilir mi? (Erdemli bir hayat, erdeme ulaşmak mıdır? Erdemli bir hayat, erdemi bulmak mıdır? Erdemli bir hayat ve erdemin var oluşu; insana dair hangi bilgilerin dile getirilmesini gerektiriyor?) Rene Descartes, “Düşünüyorum o halde varım.” dedi. Sadece tefekkür etmenin ehemmiyetinden söz etmiyor kesinlikle. Aklın mükemmelliği tartışılamayacak bir vakıaya sahiptir ama insan sadece akla malik değildir. Akıl, kuru ve tesirsiz bir tefekkürün kaynağı değildir. Mana doğrultusuna ulaşmak için aklı tecrit etmek, aklı tefessüh ettirici bir hatadır... (Aklı, yalnız bırakmak doğru mudur -gerçekten-?) Blais Pascal, çözümsüzlükleri aşmak için ilahi zeminde yükselen bir teolojik ahlakın peşine düşmüştü ve ahlakı içtimai hayattan değil de Tanrısal yasalardan hareket ederek bulmaya uğraştı ve Pascal'a göre mutluluk ayrım yapamadan bütün insanların endişesini taşıdığı şeydir ve fıtrat, insanın en nadide göstergelerindendir. Pascal'a göre mutluluğu hepimiz arıyoruz belki ama üzerinde mutabık olduğumuz bir mutluluk telakkisini henüz bulabildik mi? Profesyonel bir kendini arama dürtüsü ile Benedict de Spinoza, zihnin, tefekkür kuvvetine sahip bir varlık olmasına odaklandığında haliyle kavrama ile algılama arasında bir fark bulacaktı. Teolojik Politik İnceleme, Etika, kitaplarının müellifi Spinoza, kuvvetli bir iradenin peşindeydi ve bu bağlamda kompleks bir birikim vücuda getirmişti. Voltaire de meseleyi bir yerde Tanrısallık bağlamında ele alır ve sanki toplum sağlığına odaklanmak ister gibi davranarak, maalesef Tanrısallıktan sıyrılmadan olamayacağını ima etmek ister ve gönül rahatlığı ile kriz arasında "Tanrı var olmasaydı eğer, onu icat etmek gerekecekti." diyecektir.

Burada hatırlamalar, anımsamalar, fikirler, bilgiler, söylemler, inanışlar, tavırlar, metotlar bağlamında bir kaç soru doğabilir ve bu sorular kesinlikle cevap bulunması gereken sorular değil de her an insanın kayboluşu meselesi üzerinde sürekli ele alınmasının zorunluluğunun ifadesi olarak... Zira tefekkürünüzde insanın elinden tutup kaldırmak için mühim noktalar buralardan kendini gösterebilir. Müfekkiremizde 'insan'a dair hangi verilerin olduğundan, girift ve faydasız sorular eşliğinde boğulmaya maruz bırakılan 'insan'ın önümüzde ki zamanlarda durumunun hangi noktaya varacağına kadar... nasıl bir seyir izleyeceğine kadar... Ve yine paralel olarak mühim bir nokta; 'insanı ne şekilde konumlandırdığımızın, ehemmiyetinin ehemmiyeti nedir?'

Bütün heyecanlarını 'hayat'ta içselleştirebilen insan, her anını "yeni doğan" neşesi ile idrak eder. Sanki yeni öğrendiği her bir bilgi, yeni öğrendiği değil de geçmiş belirsiz bir anda unutmak zorunda kaldığı ve acısını dahi hissedemediği bir bilgi. Sanki acısını hissedebilme hakkının gaspedildiği bir bilgi gibi... Okunan her cümleyi, okumanın öğrenildiği anın heyecanı ile okumak gibi... Şiddetli baş ağrısına tutulmuşken, var olan bir metodu, bütün insanların arasında en son keşfedebilmenin muciz sevinci gibi... Varlık için hayatın zorluğunu bilerek, hayatta kalmak gibi...

Seyyid Ahmet Arvasi, şöyle diyor:

“Zeki organizmada, sinir sistemi karmaşıklaşmakta, hareket, yani her değiştirme zarurileşmekte, beslenme güçleşmekte, çocukluk ve gelişme devresi uzanmaktadır. Kısacası, zeki varlık için hayat ve yaşama zorlaşmaktadır. İntibak problemleri ve mücadele konuları çoğalmaktadır.

İnsan organizması kompleks bir sinir sistemi ile örülüdür, bu durumu ile birçok organik yapılardan üstündür. Öte yandan gelişmiş organizmaların yanı başında suni alet ve tekniğin görülmesi de çok manalıdır. Belki de organizma ne kadar mükemmel bir sinir sistemine kavuşursa o nisbette kendi kendine yetmemektedir. Nitekim, basit organizmalarda, bitkilerde yahut kompleks bir sinir sistemine sahip olmayan canlılarda fazla hareket, suni alet ve tekniğe pek veya hiç ihtiyaç duyulmadığı görülmektedir. Gelişmiş organizmalar için hareket, hele insan için suni alet ve teknik zaruret haline gelmektedir. Aynı dünyada yaşamalarına rağmen ve aynı uyaranlara maruz kaldıkları halde bitki, hayvan ve insanın, aynı ihtiyaçları duyamamaları aynı faaliyet ve hareketleri yapamamaları, aralarındaki yapı farkları ile izah olunabildiği gibi, uyaranları ve verileri idrak ve kavrama farkları ile de izah olunabilir.” (Kendini Arayan İnsan; sf. 70-71; 2015; Bilgeoğuz Yayınları)

Alfred Adler de, şöyle der:

“Zeka özürlülük, yalnızca zeka düzeyinin düşük olması demek değildir, aynı zamanda değişik bir düşünme biçimidir. Saf zeka özürlülük, mantığın taleplerine karşı soğuk davranır ve onlara ancak zorlama sonucu uyar. Ama buna ek olarak, bir yaşam biçimini biçimlendirme de yoktur. Oysa akıllı ya da zeki insanlarda bu asla böyle olmaz. Zeka özürlünün bir yaşam biçimi yoktur. Onun yaşam biçimleri herhangi bir ilgiyi anlyabilmekten tümüyle uzaktır. Onda sağ duyuya saygı da bulamayız. Oysa bu, kişisel zeka türlerinde bile büyük rol oynamaktadır; özellikle özürler, açıklamalar, kendini haklı çıkaracak düşünceler ileri sürer, karşılaştırmalar yaparken.” (Psikolojik Aktivite -Üstünlük Duygusu ve Toplumsal İlgi-; sf. 70; 2011; Say Yayınları)

ALİ TARIK PARLAKIŞIK - GÜNCEL ANALİZ

YORUM YAZ
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.